28 Nisan 2016 Perşembe

SİYASET NEDİR (VE NE DEĞİLDİR) & MİLLİYETÇİLİK // Karozan, İSMAİL KARA

SİYASET NEDİR?
                                                      ---İsmail KARA---
            Dün bir yazı okudum.
13.ve 14.dönem milletvekili Sayın Enver Turgut yazmış.
            Turgut bu yazısında siyaseti anlatıyor ve özetliyor;
             “Siyaset, kesinlikle bir meslek, meşrep, esnaflık, çıkar veya menfaat sağlama aracı değil, sadece, ülke vatandaşları tarafından; Demokrasinin gereği olarak: “Şerefli-saygın, onurlu-soylu, dürüst ve bilge insanlara verilen, belirli süreli, kamu yararına halkı idare ve idame etme” görevinden ibarettir.
            Turgut’un bu görüşüne saygı duyuyor ve aynen katılıyorum.
            Türkiye’yi idare etmede görev alanların toplaştığı yerin bile büyük bir adı var; TBMM “Türkiye Büyük Millet Meclisi…” O halde, burada yer alanların da gerçekten onurlu, dürüst, saygın ve bilge kişiler olması gerekir.
            Düşünün ve irdeleyin bakalım, 550 milletvekilinin kaçı bu vasıfları taşıyor?
            Bir kere, Devlete memur alırken dahi yüksek tahsil şartı aranıyor ama memurları idare edecek kişilerde (yani milletvekilleri için) böyle bir şart aranmıyor.
            Öte yandan daha önce suç işlemiş ve mahkûm olmuş kişilere de TBMM’ne girme izni veriliyor. İş bununla da kalmıyor, aynı durumdaki kişiler; bakan, başbakan, cumhurbaşkanı olabiliyor.
            Şimdi soruyorum; 
            “Onurlu, dürüst, saygın, saygın, bilge kişilik” vasıfları nerede?
            Üstelik kişi seçilip de TBMM çatısı altına girmişse; çelikten bir zırhla korunuyor adeta… Buna “Dokunulmazlık”  diyoruz. Milletin aslına dokun ama vekiline dokunma!..
            Keşke iş bununla kalsa, nerede?
            Her türlü imkândan yararlanıyorlar; yüksek maaş, iki yıl sonrasında çok yüksek maaşla emeklilik, en lüks hastanelerde muayene ve tedavi, en ucuz yemek, etrafında pervane gibi dönen ve yüksek maaşla çalışan diğer görevliler, iletişim ve ulaşımdaki olanaklar vb…
            Özetle, yoğurdun kaymağı onlara ait…
            Bazı milletvekilleri de Türkiye’nin yüce menfaatlerini savunmak için değil de, ülke aleyhine faaliyetlerde bulunmak için seçilmişler.
            Bunlara sağlanan menfaatler, düşündükçe canımı acıtıyor.
            TBMM, ne bu gibilerin, ne de geçmişi karanlık kişilerin saklanma yeridir.
            Aksine durumlar, siyaset ve demokrasi çarkındaki olumsuzlukların istenmeyen, beklenmeyen görüntüleridir.
            Ve… bu olumsuzluklar ülkenin selâmeti için yok edilmelidir.  
            İşte, Sayın Enver Turgut’u; Bize (insanlığa ve millete) yol gösteren, ışık tutan ve geleceği aydınlatan özgün makalesinden dolayı kutluyor ve bu alandaki çabalarını azimle sürdürmesini “millete rağmen milletvekilliği” komedisine son verilmesi için, elinden geleni esirgememesini istiyor ve bekliyoruz.   

MİLLİYETÇİLİK
                                                        ---İsmail KARA---
            Dünyanın her yerinde insanlar, ister istemez kendilerini bir kısım insanlara daha yakın hissederler.
            Aynı soydan, aynı ırktan gelme fikri bir yakınlık oluşturur.
            Ortak dil ve anlaşma,
            Renk,
            Din,
            İdeal (ülkü),
            Tarihi doku ve benzeri bir kısım özellikler de birçok insanı bir arada tutmada önemli rol oynar.
            İnsanları, dolayısıyla toplulukları birbirine yakınlaştıran bu düşünce tarzına milliyetçiliği doğurur. Milliyetçi düşünenler, mensubu oldukları toplumların daima kalkınmasını, ileri gitmesini, yükselmesini isterler.
            Bu isteğe hiçbir kimse gem vuramaz.
            Milliyetçilik, tarih boyunca yaşamıştır ve bundan sonra  da aynen yaşayacaktır. Belki bazen zayıflar ama yok olmaz, yok edilemez.
            Bir Fransız, dünyanın neresine giderse gitsin, Fransız’dır.
            Bir Alman, dünyanın her yerinde Alman’dır.
            Bir İngiliz, her yerde İngiliz’dir ve bunlara aksini söyletemezsiniz.
            Ve… bunlara “Ben Fransalıyım”, “Ben Almanyalıyım” gibi lâflar ettiremezsiniz.
            Tabiî bir Türk de her yerde Türk’dür. Ona da aksini söyletmeye kalkmak son derece yanlıştır.
            Ve bir Türk’e de “Ben Türk’üm” yerine “Ben Türkiyeliyim” diye söyletemezsiniz. Aksine durum abesle iştigaldir.
            Soyuna, sopuna sahip çıkmak; kimliğine sahip çıkmakla aynıdır.
            Açıkça şunu söylerim ki, bazı insanların milliyetçiliğini hep takdir etmişimdir. Örneğin yahudiler… Nerede yaşarlarsa yaşasınlar, İsrail’e sürekli sahip çıkarlar, destek verirler.
            Diğer bazı büyük ülkeler, kendi milleti ve ülkesinin çıkarları için neler yapmazlar, neler?.. Bunlar neden yapılır, amaç nedir? Tek kelimelik yanıt “milliyetçilik” değil mi? Var mı başka izah tarzı?
            Nihal Atsız, bir sözünde der ki, “Bir topluluktan müşterek ülküyü kaldırın, insanların hayvanlaştığını görürsünüz”.
            Ben bu bağlamda şöyle söylemek istiyorum; “Ülküsü (ideali) olmayan bir toplum, adeta ot gibidir”.
            Bırakın toplulukları, kişiler bile bir gaye uğruna bir ümit ve sevgiyle yaşarlar. Ümidi ve sevgisi biten insan, yarı ölü durumundadır.
            Vatanını, bayrağını ve milletini seven insanların “Milliyetçilik”; adeta havası, suyu ve ekmeğidir. Başka bir deyişle besin kaynağıdır. 

25 Nisan 2016 Pazartesi

MÂŞERİ VİCDAN’A DÂVET - Mustafa Nevruz SINACI

MÂŞERİ VİCDAN’A DÂVET

Mustafa Nevruz SINACI
Sözlük anlamıyla: Yanlış ve doğrunun ne olduğunu bildiren  içsel ses. Ahlâksal değerler hakkında dolaysız ve kendiliğinden yargılama yetisi.  Uyararak, onaylayarak, yargılayarak, kınayarak yaşam ve eylemlerimize eşlik eden duygu. Ahlâksal değerler hakkında dolaysız ve kendiliğinden yargılama yetisi. Yapmayı ya da yapmamayı öğütleyerek, uyararak, suçlayarak, yargılayarak, kınayarak kendine özgü bir biçimde yaşam ve eylemlerimize eşlik eder. Tekâmülle gelişir.
Ruhçulukta vicdan: Vicdan, insan ruhunda, tekâmül oranında gelişen, İlahi İrade Yasaları’nın icaplarından asla ayrılmayan en güçlü bir ifade kaynağıdır. Ruhu, daha yüksek bir anlayış ve duyuş seviyesine yönelten, güçlü ve hoşgörüsüz bir yol göstericidir.
Mukadderatı hazırlayıcı öğelerden biridir. İyi ya da kötü niyetle yapılmış olan bütün hareketler onu sarsar ve çeşitli tepkilerin meydana gelmesine sebep olur. Bu tepkiler, insanın karşılaşacağı olayların etkeni olacaktır.
Her insanın kendi ruhsal tekâmül seviyesine uygun bir anlayış (idrak), duyuş ve düşünüş derecesi vardır.
Vicdanın tatmini, ruhun realitesine ve kanaatlerine bağlıdır.  Realite ve inançlar tekâmül ettikçe vicdan düzeyi de yükselir. Yani ruhun görgü, tecrübe ve bilgisi ile vicdanın fonksiyonel eylemi arasında ilişki vardır.
Evrende ne kadar ruh varlığı varsa, o kadar tekâmül farkı ve vicdan derecesi vardır.
Vicdan ve sorumluluk: Istırap ve mutluluk, insanın düşünce ve fiillerinde esas olan maksat ve niyetlerin iyiliğine ve kötülüğüne, yani elciliğinin ya da bencilliğinin  emirlerine uymasına göre bizzat kendi içinde kurulur. Istırap ve mutluluk, tekâmül sürecinin zorunlu sonuçlarıdır.Vicdan hesaplaşması ve verdiği hüküm mukadderdir.
Vicdan bireyseldir. Toplum vicdanı yoktur.Toplum vicdanı, ahlâksal yaptırımlardan oluşur, vicdan hükümlerinin bileşkesi  değildir.Toplumlara seslenen “toplu emirler”, her zaman, her insanın vicdan seviyesine uygun olmayabilir. Böylece de ahlâklar, İnsan tekâmülünü doğrudan doğruya hızlandıran öz vicdanına (öz bilgisine) uymayabilir. Bu durumda vicdanın yapabileceği görevleri yapabilmeye ahlâk her zaman yeterli olamaz.Toplu emirlerin, talimatın içerdiği bilgi, bireyin bilgi seviyesine uygun olmayabilir. Bazen, öz bilgiyle ahlâk kuralları karşıtlaşabilirler: Bu durumda, dışarıdan zorlama, tehdit ve şekilcilikle, inanıp benimsenmemiş zorunluluklarla, telkinlerle insanları doğru yola (hakikate) sürükleyen yaptırımlar – doğru olsa bile- eğer bireyin vicdanına, öz bilgisine uygun değilse, istenen ve amaçlanan sonuçları sağlayamaz.
Bu durumda yapılacak en iyi iş, her insanın kendi vicdanının emirlerine son derece uymasına saygı göstererek kendi tekâmülünü sağlamasıdır.
Toplu talimatların, tekâmül yolunda faaliyet göstermenin gerektiğini (gerekli olduğunu) telkin etmesi bakımında önemli faydaları vardır, ama iş bununla bitmez. Ahlâk kurallarına sarılıp vicdan sesini çiğneyip geçmek olmaz; öncelikle vicdanın gerçek isteği, ihtiyacı karşılanmalıdır.
Eğer ahlâk kuralı ile vicdan aynı seviyede ise tekâmül hızlıdır. Aralarında fark var ise, tekâmül süreci düzgün hareketli değildir.Vicdan realitesine uymayan emir ve telkinlere uymamak, vicdan hükmünü pozitif yönde oluşturur.
İnsanı yaptıklarından sorumlu tutan, dışta değil, içtedir: O da, öz varlığının bir öğesi olan vicdanıdır.
İnsanın ıstırabını hazırlayan vicdanın harekete geçmesi, öz varlığın dışındaki hareketlerle değil, bizzat kendi içinde akıp geçen olaylarla ilgilidir.
Düşünülen, tasarlanan, istenilen ve yapmaya niyet edinilen her fiilde -bu ruhsal bir faaliyetle ruhta gerçekleştiğine göre- sorumluluk vardır. O fiilin dış alemde gerçekleşmemesi, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Vicdan ruhta geçen hareketlere (hallere) göre hüküm verir.
O halde sorumluluk, o sorumluluğu davet eden hareketin sonucuna bağlı değildir. Sorumluluğun şekli, ruhta meydana gelen NİYET’in niteliğine bağlıdır.
Oysa başkası tarafından zorla yaptırılan bir işte, işi yapanın niyeti söz  konusu değildir. Bu  durumda sorumlu olan, onu zorlayandır.
Niyet: Bir işi yapmaya girişen adamın  o işten, Sebeplilik İlkesi icaplarına göre, aklının yettiği kadar -elci (diğerkam) ya da benci (bencil)- belirli sonuçları özleyerek beklemesidir.
Beklenen sonuç elci şekilde ise iyi, bencilceyse kötüdür.
Vicdan sorumluluğunun mukadder hale gelmesi için, varlığın belli bir anlayış seviyesinde olması gerekir. “Anlayış azlığı” ve “irade hürriyetinin sınırlanması” sorumluluğu azaltır.
Vicdanın uyanması anlayış oranında mümkündür. Anlayışı artıran, tecrübe-görgü ve gözlemden gelen bilgidir.
İnsan kendi iradesiyle, vicdanının emrettiği işleri aramalı ve onları ihmal etmeden vicdanın emrettiği gibi yapmağa çalışmalıdır.
Nefse olan hakimiyet arttıkça vicdani tatmin düzeyi yükselir. Bunun için arzulara hakim olmak kudretini geliştirmek gerekir.
Vicdan anlamının kapsamı her tekâmül safhasında ayrı bir nitelik taşır. Her aşama için değişen bir vicdan anlamı vardır.
Elcilik (diğerkamlık) derecesindeki idrakler (derin anlayışlar)  arttıkça vicdan gelişir. (Az çok farklar ve ayrıntılarla) İnsan anlayışlarında gözlenen dereceler vicdanlarda da vardır.
Vicdanın genişliği ve derinliği bilgi ile orantılı olarak artar; genişleyip kapsamı arttıkça, çok derin bilgilerin öz varlığa mal edilmesine yardım eder. Böylece öz bilgiler artar.
Adım adım gelişen bir vicdan tekâmülü vardır. En kaba bencillik (hodkamlık) vicdanından, en ince elcilik (diğerkamlık) vicdanına gelinceye kadar uzun yollardan (çeşitli hayatlar) geçilir. Tekâmül ettikçe vicdan anlayışları da, içinde bulunulan safhaların realite bilgileri’ne göre nitelik ve karakterlerini bütünüyle değiştirirler.
Vicdan, bulunduğu aşamaya göre, o aşamanın en üstün icap ve  realite bilgilerine uzanarak, insanı daha üstün bilgi ve realitelere yükseltici, niteliği durmaksızın değişen, yükselen ve sonunda bir insan anlayışının kavrayabildiğinden bambaşka karakterler ortaya koyan bir yetenektir.
Vicdanın ulaşabileceğimiz en üst düzeyi vardır. Bu üst düzeye yaklaştıkça vicdanın niteliği değişir: Ayrımcı (tefrik edici) ve temyiz edici görevini aşarak başka mecburiyetler yükler. Vazife sezgisi kapsam kazandıkça vicdan, “vazife” düzeyinde işleve geçer.
 Kuruluş amacı:  Güçlünün haklı olduğu değil, haklının güçlü olduğu, dünyevi değerlerin yerini uhrevi değerlerin aldığı bir dünya düzeni kurmak.
Kaynak: Muğla, Turgutreis Bilinç Üniversitesi Galip BARAN & Metapsişik Terimler Sözlüğü/ Ergün Arıkdal/ Say. 232-233-234-235-236

1 Nisan 2016 Cuma

ŞAKİR SUSUZ’ UN “TİTREYEN DUDAKLAR”I., MUSTAFA CEYLAN

ŞAİR, ŞAKİR SUSUZ’ UN “TİTREYEN DUDAKLAR”I

Edebiyatçı, Şair - Yazar, Mustafa CEYLAN
Şakir Susuz için ikibinli yılların Karacaoğlan’ı demiştim.
İşte “Titreyen Dudaklar” isimli kitabıyla bu sözümü bir kere daha doğruladı.
Huylu huyundan vaz geçer mi ? “Ağlayan Yüreği” ni sonunda iyice hasta etti ve aşk ağrısı ile hastahanelere bile düştü. Şükür iyi oldu da, gene delişmen aşk serüveniyle, pervasız aşk mısralarıyla aramızda...
Ben bu Susuz’ a bir türlü söz geçiremiyorum ! Sonunda dostlarımdan İsmail Kara sözümü dinledi de manyetik sahamı boşalttı. Ya bu Susuz ?! Bir türlü vaz geçmiyor. “Seni mahkemelerde süründürürüm diyorum” gene anlamıyor. Bak, en güzel aşk şiirleri yazan Halil Abi rahmetli oldu. Bu sahada benimle cebelleşecek bir sen, bir de Afyon’ dan Ali Akçeken kaldı. “Siz biraz benden geriden gelin, fazla öne çıkmayın” diyorum, bu Şakir, bir “şaki” gibi kılıcını kuşanıp düşüyor yola. Böyle giderse onu bir çöl ortasında susuz koymaya kararlıyım.
İşin şakası bir yana, bizim Karacaoğlan olan Şakir Susuz’ un “Titreyen Dudaklar” kitabı, kendisi gibi, daha kapakla insanı çarpmaktadır. Bu kapak tasarımını yapan sayın Alpaslan Kıvanç’ ı kutluyorum. Ne biçim tasarım ? Tıpkı Şakir’ in gönül fırtınalarını ve gizemini anlatıyor. Ancak bu kadar muhteşem olur !
Kitabın sayfaları arasına girdiğimizde, baş sayfalarda yürek fırtınalarını bu eserde saklamaya çalışmış olduğunu görüyorum. Ne mi yapmış ? Anı şiirlerini, yurt güzellemelerini, kent dizelerini, köye hasretini, yaylaları, pınarları, nişanı, Akdağmadeni’ ni, annesinin vefatını, eşini ön plana almış. Hınzır seni ! Bizi bu sefer uyutacağını sanıyor ! Yemezler dostum !

Usul Boylu
Nihayet, kitabın 28’ nci sayfasından sonra, o fırtına, o deli tay yüreği bulabildim. Gizlemiş miş miş... “Usul Boylu” şiiriyle başlayan ve “Belli Değil” şiiriyle biten kısım asıl beni ilgilendiren....
Kitabın ön sözünü üstad-can ağabeyim İsa KAYACAN yazmış. Belli ki, can ağabeyime de “ben de köylüyüm” demiş ve köy şiirlerini göstermiş. Onu da kandırdım sanmasın. Benim ağabeyim asla kanmaz ! Kanmamış da. Önsözünün bir yerinde demiş ki :
“Şakir Susuz, önce dinliyor, yine dinliyor. Sonra oturup, genel bir değerlendirme yapıyor. Vefayı, vefalılığı kalın uçlu kalemlerle alt alta koyup çiziyor. Sevginin bulunduğu noktalarda samimi, içten duygularla, arayışlarla gezinti yapıyor. Sonra, önce hafiften, arkasından giderek yükselen bir ses tonuyla söylenmeye, seslenmeye başlıyor. Köyüne bağlılığını her ortamda gözler önüne seriyor.”
“... sevgi denizindeki usta yüzücülüğü, sahilden derinlere dalmadaki başarıları, sorunları karşısındaki duyguları, hep sonuçlara giden, gidebilen görüntüleriyle karşımıza çıkıyor, bizimle merhabalaşıyor.”
Evet üstad Kayacan böyle yorumluyor Susuz’ u...
Üstad, onu, benim kadar detaylı bilseydi, vallahi böyle tespitler yapmazdı. İşte herkese ilân ediyorum. Şakir asla ve asla sevgi denizininin usta yüzücüsü değildir ! Allah aşkına Yozgat Akdağmadeni’ nde deniz mi var abiciğim ? Bu adam, bu Şakir kim, yüzmek kim ?..
Ha anlarım, “deniz” benzetmesi yerine, “dağlar – kırlar – yaylalar - çeşmeler” dense biraz su götürür. Gerçi adı da Susuz olduğu için o da mümkün değil ya, kim bilir ?
Zaten bu Akdağmadenli şairlerin tamamı böyle oluyor herhalde. Bir zamanlar Ayhan İNAL ağabeyim vardı, Ankara’ da. Şimdilerde İstanbul’ da... O da su aramak için göç etti Boğaz kıyısına... O da fırtınaydı, tayfundu, boraydı... Kulakları çınlasın...Çok özledim onu da...
Sözü mahsustan biraz daha uzatacağım ki, onun “Titreyen Dudakları” ndan dökülen şiirlerine az yer kalsın diye.

Sözün burasında Şakir Susuz’ un kısa öz geçmişini vermek istiyorum. 
“1942 yılında dediğim gibi Yozgat-Akdağmadeni-Oluközü beldesinde dünyaya gelmiş Şakir. İlkokulu bir zamanlar köy olan beldesinde bitirmiş. Tahsil yapmayı çok istediği halde ailenin tek oğlu olduğundan babası, yanından ayrılacağı endişesiyle herhangi bir okulda okutmak istememiş.” Kitabın arka kapağında bunlar yazılı. Nasıl olur ? Bir baba, oğlunu, hem de tek oğlunu okutmak istemesin ? Şakir şaka yapıyor. Baba ne yapsın, senin gibi deli bir “aşık evlâd”ı, nasıl zaptedsin ? “Nerde bir güzel görsen Karacaoğlan gibi yanar, tüter bir oğul, ne olur ne olmaz, bir hadise işler” diye düşünmüş olmalı... Şakir kardeşim, babanı okutmadı diye suçlamaya hakkın yok. Kabahati kendinde ara birazda... Deli aşık !!!
Neyse, kitabın arka kapağını aktarmaya devam edelim bakalım daha neler yazmış ? Diyor ki : “Askerlik dönüşü bir-iki yıl daha babasının yanında kalarak günlük işlerinde kendisine yardımcı olan Şakir SUSUZ, 1965 yılında bir bahane bulup, baba ocağını terk ederek Ankara’ ya gelir.” –Tamam bu doğru işte !- “1966 yılında Sayıştay Başkanlığı’ nda ilk resmi görevine başlar. Bu arada ortaokul ve liseyi dışarıdan okuyarak bitirir. Daha önce de şiir denemesi olan Susuz, asıl bundan sonra şiir yazmaya başlar. Ömrü oldukça ilham geldikçe yazmaya devam edeceğini söyleyen şair, 1997 yılında "Güneş batarken", 2000 yılında “Ağladı Yüreğim” adında iki şiir kitabı yayınlar. Hicaz, Hüseyni ve Hüzzam makamlarında üç beste ve “Şaşırdım Dostlar” adındaki şiiri Türk Halk müziğinde uzun hava olup kasetlerde okunmaktadır. Pek çok ödülün sahibi olan şair, üçüncü kitabı “Titreyen Dudaklar” dan sonra yeni kitapların hazırlığı içinde olan şairimiz, evli ve üç çocuk babasıdır.”
Susuz’ un şiirlerinden bir iki örnekle sözümüzü tamamlayalım.Gönlü deli tay olan kardeşim Şakir, aşkın şairidir. Sevmez ise yaşayamaz, nefes alamaz, çıldırır. Ona divan edebiyatımızın aşk şiirlerini okumasını tavsiye ediyorum. Böyle yalın, Karacaoğlan, Köroğlu, Soyuer misali yazıyor ve başarılıdır, tamam anladık. Biraz da felsefik ve ironik olsun da görelim.
İşte kitabın arka kapağındaki, kitaba isim olan bir dörtlüğü ve bir şiiri :

TİTREYEN DUDAKLAR

Kurudu dallarım, kaldı budaklar
Bu sevda içimde maziyi saklar.
Coşar tüm arzular, titrer dudaklar
Saldın tükenmeyen yollara beni.

SÖZ OLDU GİTTİ
Yeni yâr sevmiştim selvi boyunda
Bir çift gonca gülü açmış koynunda
Yürüdük beraber sevda yolunda
Yüce dağlar bile düz oldu gitti.

Seni sevdim dedi, gönlümde açtı
Sel oldu ruhuma dökülüp taştı
Deli taylar gibi dört nala koştu
Attığı her adım iz oldu gitti.

Şuh kahkaha atıp, güldürdü beni
O masum bakışları öldürdü beni
Koşturdu peşinden çok yordu beni
Şimdi baharımız güz oldu gitti.

Yüklendi dertleri ruhumu sardı
Kendi günahını hep benden sordu
Yüreğime düşmüş sanki bir kordu
Alev alev yaktı köz oldu gitti.

Tarlam hasat değil ekin ekeyim
Çıkan mahsülümü nere dökeyim ?
Söyle, bunca kahrı nasıl çekeyim ?
Susuz kimi sevse, siz oldu gitti.

Son olarak diyorum ki : Dostum-sevgili kardeşim Susuz’ u şiir dünyamızın parlayan yıldızlarından birisi olarak görmenin mutluluğunu yaşamaktayım. Ondan daha çok ve daha mükemmel şiirler okuyacağımıza yürekten inanıyorum. Biraz dostça ve lâtife yüklü bu yazımız, dilerim yanlış anlaşılmaz.
Şakir Susuz’ un “Titreyen Dudaklar” isimli eserini herkese tavsiye ediyorum.

16 Aralık 2015 Çarşamba

Hayriye Ünal: “Eleştiri bir ihtiyaç”, (Yazan ve gönderen: Necati ÇAVDAR)

Hayriye Ünal:
“Eleştiri bir ihtiyaç” 
(Necati ÇAVDAR)
SERVER Vakfı’nın  her cumartesi gelenek hale getirdiği  “Bir kitap & Bir yazar” programında Hayriye Ünal, “Tahlil Tahrip İnşa  ‘modern şiir eleştirileri’”  başlıklı kitabın hikayesini anlattı..
Şiir ve şair eleştirisi konusunda ilk kitap yazarı olduğunu iddia eden Hayriye Ünal; “Tahlil, Tahrip İnşa” kelimelerinin anlamlarını izah ederek   özetle şöyle konuştu: Kitapta 15 yıla yayılmış 34 şaire dair eleştiriler olan kırk yazı var.
Mehmet Akif’ten Nazım Hikmet’e..
2 yenide en az tanınan Ece Ayhan’dan İlhami Çiçek’e…
Sezai Karakoç ve Didem Madak gibi apayrı uçlarda yer alan şairleri inceledim. Cahit Zarifoğlu,  Sezai Karakoç, Metin Eloğlu, İlhan Berk, Ahmet Oktay, İsmet Özel, Ülkü Tamer, Lale Müldür, Arif Ay, Didem Madak, Mustafa Irgat ve Orhan Veli  yer verdim.
Eleştiri önemli. Fakat eleştiriye tahammül yok. Edebiyata eleştiri istenmiyor..   Şairler eleştiriyi olumsuz buluyor.. Ne kadar överseniz övün mutlaka bir eksik buluyorlar. Oysa eleştiri bir ihtiyaç..  Eleştiri sevimsiz oluyor. Tabii hakikati duymak isteyen insanlarda oluyor. Kimi insanlar duygularını şiir sanıyor. O nedenle eleştirerek   “olmamış” demek gerek. Ben bu eleştiriyi işini gönüllü olarak yaptım. Tüm olumsuz risklere rağmen eleştirdim bunu cesaretle yaptım. Çünkü birlerinin yapması gerekirdi. Yapmalılar da. İlk ses vermek önemli. Ben bu alanda ilk sesim. Eleştiri denilince akla sevimsiz sözler yumağı gelir. Hoş bir çağrışım yapmaz eleştiri insanda. Hakikati duymak isteyen de oluyor.
Kitap da olumsuz eleştiri yaptığım şaire de yer verdim.
Eleştiri, batıdan gelen metotlarla yapılıyor..
Şairin hangi kitapları okuduğunu, kütüphanesinde hangi kitapların bulunduğunu da sorgulayarak şiire gidiş yollarını,  şiirin doğuş kökenine de bakıyorum. Metne odaklanıyorum.  Şiirde malzeme önemli. Malzeme olarak da “Dil” çok  önemli.. Siz öldükten sonra o duyguların başkalarına geçmesinde şairin kullandığı dil önemli.  Yalın - sade dil, şiiri aşağı çekiyor denir. Orhan Veli, dönüm noktası. Çünkü “yalın - sade dil” kullanarak bu düşünceyi yıktı. Necip Fazıl’da  ideolojisi bir yana ‘Ben­lik’ önde. Necip Fazıl, “Egosu en yüksek” şairdir. Okur üzerinden yapılan eleştiri belli yerde durur.
Çünkü..
Okur, şairi aşağı çeken unsur.. Şairin kendi seviyesine inmesini,  şiiri anlayacağı basitlikte  ister. Şair yukarda durmalı.. Önemli şairlerde önce sanat kaygısıyla yazarken  daha sonra kitleye  uyarak yazabiliyor.
Şairin kim olduğuna, ideolojisine bakılıyor. Oysa şairin kimliği, ideolojisi önemli değil. Eleştirirken  şairin kimliğine bakılarak yargıya varılıyor..Bu da o şair hakkında bir kanaat oluşturuyor. Olumsuz ya da olumlu yaklaşıma neden oluyor. Tarafındaysa iyi değilse kötü  diye kayıt yapılıyor.. Buda şair odaklı eleştirilerin yanlışlığını getiriyor. Ben ‘metin odaklı’ eleştiri yapılması taraftarıyım. Hangi tarihte yazılmış önemli değil. Ben o metin ne getiriyor, ona bakarım.
Hakiki şiiri bulmak zor. 
Şiir yayınlayan çok dergi var. 
Bunlarda kirliliğe neden oluyor.
Bazı şairler bilinmiyor. Edebiyat tarihi denen makine doğru çalışmıyor. Her zaman şiir doğru değerlendirilmeyebiliyor..Zaten şiir gecikmeli gelir. 30- 40 yıl sonra  değeri anlaşılır..
Dergilerde işi bilmeyen ancak kelli felli kabiliyetsiz adamlar var. Bunlar; şairi ve şiiri doğru değerlendirmiyor. Bunlara çok da önem vermemek gerek. Fakat başlangıçta bunu yapamazsınız. Belli yol aldıktan sonra önem vermemelisiniz.
Şairler, tek başlarına da kitap bastırabiliyor.Fakat bu yol almıyor.. Dergilerin ve başında bulunanların olumsuzluklarına rağmen  şairler şiirlerini önce dergilerde yayınlanıp  yayın evi çevriminden geçmesi onu daha tanınır yapıyor.
Şiirin katmanlı bir yapısı vardır. Az sözle çok şey anlatması da bundandır.
Şiir, ne büyü ne de kılıçtır.
Şiir büyü değildir. Fakat şiirin değiştirme, etkileme gücü vardır.
(Necati Çavdar)

28 Kasım 2015 Cumartesi

ŞAİR VE YAZAR MUSTAFA CEYLAN’DAN; KARINCANIN GÖLGESİ İsmail KARA

ŞAİR VE YAZAR MUSTAFA CEYLAN’DAN; 
KARINCANIN GÖLGESİ
                                                                                  İsmail KARA
            “Karıncanın gölgesi”… Bu da ne demek?
           Bir şair ve yazar arkadaşımla konuşmalarımız sırasında bu sözü birkaç kez kullandığı zamanlar oldu; “Ben neyim ki, yerdeki karıncanın gölgesi bile değilim”.
            Sözün, hemen tasavvuf erbabı bir kişi tarafından söylendiği zihnimize yerleşiyor. Ya da bana öyle geliyor.
            İnsan, ancak bu kadar “mütevazı/tevazu sahibi” olabilir.
            Hele bir de sözün sahibi, önemli eserlere imza atan bir araştırmacı yazar, şair ve bir mütefekkir (düşünür) ise…
             Mustafa Ceylan’dan söz ediyorum/edeceğim bu gün…
            “Ayinesi iştir, lâfa bakılmaz” demiş ya Ziya Paşa… Biz de önce O’nun yaptıklarına/eserlerine kısaca bir göz atalım.
            Türk Edebiyatının gelmiş geçmiş en önemli isimlerinden, hocası Mehmet Kaplan’ın şiir tahlilleri konusunda boş kalan yerini doldurmaya azmeden Ceylan’ın önemli çalışmaları arasında bazı ünlü şair ve yazarlar hakkında ürettiği eserler; takdire şayandır.
            Ahmet Tufan Şentürk, Tahir Kutsi Makal, Halil Soyuer, Güzide Taranoğlu, Abdullah Satoğlu, İsa Kayacan, Muharrem Yazıcıoğlu gibi ünlüler hakkındaki eserleri bile O’nu unutulmaz kılacaktır.
            Ceylan, söz konusu eserlerini; bu ünlülerin sağlığında üreterek onlarıonurlandırmayı da görev bilmiştir.
            Karıncanın gölgesi, bunlarla da kalmadı. Şiir ve edebiyat alanında sürekli çalıştı.
            Son olarak genişletilmiş baskısıyla (iki cilt halinde) yayınladığı Türk Dünyası Efsaneleri adlı eseriyle bir hayli dikkat çekti.
            Araştırma ürünleri dışında kendi şiirlerini bir araya getirdiği şiir kitapları, antolojiler yayınladı. Eser sayısı 30’u geçti.
            Ceylan’ın bestelenmiş şiirleri de var ki; O, aynı zamanda güftekardır.
            Yaşadığı Antalya’da şair ve yazarları bir araya getiren dernekler kurdu. Yılda bir kez ülkenin her tarafından, hatta ülke dışından bazı şair ve yazarları düzenlediği toplantılarda geniş kitlelere tanıttı.
            Kendisine “Karıncanın gölgesi” yakıştırmasını yapan Ceylan böyle birisi… Ne karınca, ne gölge amma. Değil mi?
            O gölge ki, bu satırların yazarının en az otuz yıllık arkadaşı.
            Arkadaşımla kıvanç duyuyor ve O’na uzun ömürler diliyorum...

3 Ekim 2015 Cumartesi

HABER; DUYURU VE ÇAĞRI "Prof. Dr. İSA KAYACAN'I ANMA TOPLANTISI YAPILACAK"

PROF. DR. İSA KAYACAN;
1. VEFAT YILDÖNÜMÜ MÜNASEBETİYLE DÜZENLENECEK “EĞİTİM, BİLİM VE KÜLTÜR ETKİNLİĞİ” İLE ANILACAK
(ECE AJANS, Ankara-02 Ekim 2015, Cuma) Ülkemiz, Türk Dünyası, Şiir-Sanat-Kültür-Edebiyat âlemi ve Gazetecilik camiasında çok sevilen; Eğitim faaliyetleri, kültür elçiliği, eser, hizmet ve tanıtım misyonu ile yakından tanınan; Türk gazeteciliğinin duayenleri arasında müstesna bir yeri olan ve İLESAM dâhil pek çok Sivil Toplum Kuruluşunda asli ve onur üyelikleri olan; Kerkük Kültür Derneği Kurucusu ve Başkan Yardımcısı Prof. Dr. İSA KAYACAN, vefatının birinci yıldönümü anısına düzenlenen anlamlı bir etkinlikle anılacak.
Kurucusu ve Kurucu Başkan Yardımcısı olduğu Kerkük Kültür Derneği öncülüğünde;
Başta Türkiye İlim ve Eser Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM) olmak üzere onlarca STK (Sivil Toplum Kuruluşu)’nın katılımı ile hazırlık çalışmaları sürdürülen “Anma, Eğitim, Bilim ve Kültür” etkinliği hazırlama, tertip, organizasyon ve düzenleme komitesi:
Kerkük Kültür Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Şemsettin Küzeci, Araştırmacı-Yazar Mustafa Nevruz Sınacı, Şair – Yazar, Yayıncı ve Yapımcı Mustafa Ceylan, Üstadın Sevgili Kızı Gül Kayacan, Gazeteci, Şair-Yazar (Karozan) İsmail Kara, Bestekâr - Şair Murat Duman, Gazeteci-Yazar, Yayıncı İlhami Nalbantoğlu ve Şair - Yazar Arzu Kök’ten oluşuyor.
Tertip Komitesi Başkanı Dr. Şemsettin Küzeci’den; 2 Ekim 2015 Cuma günü:
TÜRK-İŞ Genel Merkezi ve Konferans Salonu lobisinde alınan bilgilere göre:
Birinci Vefat Yıl Dönümünde Prof. Dr. İSA KAYACAN’ı Anma, Eğitim, Bilim ve Kültür Etkinliği” 17 Ekim 2015, Cumartesi günü, Saat: 13.30 – 17.30 arası: “Bayındır Sokak No: 10, Kızılay / ANKARA adresinde bulunan TÜRK-İŞ KONFEDERASYONU Konferans Salonunda yapılacak…
Merhum İsa Kayacan’ın yakın dostları, yol arkadaşları ve Ülkemizin tanınmış Şair, Yazar, Kanaat Önderi, Bilim ve Sanat İnsanlarının hitap ve katkılarıyla onurlandıracakları etkinliğin gündemi ile uygulama programı henüz hazırlanmakta.
Ancak, bu toplantıya Türkiye’nin her tarafından ve bütün bölgelerinden Gazeteci, Şair, Yazar, Edebiyatçı, Bilim-Kültür ve gönül insanları ile İsa Kayacan arkadaşları, gönül dostları önemle ve özellikle çağırılmakta ve davet olunmaktadır.
***
ANMA TOPLANTISI VE
ETKİNLİĞİN YAPILACAĞI:
Tarih   : 17 Ekim 2015, Cumartesi – Saat: 13.30 – 17.30
Yer      : TÜRK-İŞ KONFEDERASYONU Konferans Salonu
Adres  : Bayındır Sokak, No: 10, Kızılay – ANKARA
İrtibat
LÜTFEN!..
Katılım, öneri, değerli fikir ve katkılarınız için bizi arayınız.
Başkan Dr. Şemsettin Küzeci : 0533 255 26 60
Sözcü,   (Karozan) İsmail Kara           : 0555 236 34 92
Üye,  Gül KAYACAN                       : 0532 454 67 19
Üye,  Mustafa CEYLAN                    : 0535 622 43 16
Üye,  Murat DUMAN            : 0532 236 26 92
Üye,  İlhami NALBANTOĞLU          : 0555 360 67 97